- [ TELEFON: 0532 477 13 72 ] -

HİZMETLERİMİZ

YAZILARIM

HER YÖNÜ İLE REKABETÇİ NARSİST YAPILAR

Primer Bağımlı Narsisizmin tersine, psişenin çekirdeğinde değil, yüzeyinde gelişir.(bknz. Şekil 2). Her insanın içinde, doğal seviyelerde bulunan, rekabet, takdir görme ve başarı arzularının bir toplamıdır. Dolayısı ile dışarıdan bakıldığında, herkeste ne seviyede olduğu rahatlıkla gözlemlenebilir.

 

Dışadönük Rekabetçi Narsist yönü aşırı baskın olan bireylerin, çok güçlü ve gösterişli bir duruşları vardır. Ancak bu güçlü ve gösterişli duruşlarının arkasında, yoğun bir kaygı ve değersizlik duygusuna bağlı boşluk hissi hiç peşlerini bırakmaz. Hayatta  ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, ne elde ederlerse etsinler, başarıları ile birlikte, onları takip eden bu boşluk duygusu da büyür.

 

Güçlü ve gösterişli duruşlarından ötürü, genellikle çevrelerinde geniş bir hayran kitlesi toplanır. Ancak, bu hayran kitlesi ile ilişkileri çok sığ ve mekaniktir. Onları, sadece hedefler doğrultusunda kullanılması gereken araçlar ya da içlerindeki olumsuz duyguları yükleyecekleri çöp konteynırları gibi görürler. Başka bir değişle, çevrelerindeki insanlarla duygusal bir bağ kuramaz, işleri bittiği anda da nedensiz bir şekilde buruşturup atmaktan çekinmezler.

 

Tüm bunları kötü oldukları ya da çevrelerindeki insanlara zarar vermek istedikleri için yapmazlar. Hatta çoğu zaman zarar verdiklerinin bile farkında değillerdir. Bu olumsuz davranışları sergilemelerinin tek nedeni, içlerindeki boşluk ve anlamsızlık duygusundan çılgınca kaçma, kurtulma çabasıdır.  Ancak, bu boşluk ve anlamsızlık duygusu o kadar yoğundur ki, ne elde ederlerse etsinler ( Başarı, para, şöhret, takdir, ilgi...), ne yaparlarsa yapsınlar bundan birtürlü kurtulamazlar. Çünkü her insanın içinde olan, sevgiyi ve güveni muhafaza ettiği ruhsal kap, (Temel Güven) Rekabetçi Narsist yapılarda yeteri kadar gelişmemiştir.

 

Bu kap (Temel Güven) tüm insanlarda, daha bebeklik döneminden itibaren, ailenin verdiği sevgi ve koşulsuz kabulle şekillenir. Aileden alınan sevgi, güven ve koşulsuz kabulün kalitesi ne kadar yüksekse, bu ruhsal kap da o kadar geniş olur. Bu sayede bizler çevremizden aldığımız sevgiyi, güveni içimizde muhafaza edebilir, ileride çocuklarımızla ya da sevdiklerimizle derin ve doyurucu ilişkiler kurabiliriz.

 

Eğer aileden alının sevginin ve koşulsuz kabulün kalitesi düşük ise ya da kişi sonradan ağır duygusal travmalar yaşanmışsa bu kapta bazı çatlaklar oluşur. Bu durumda kişi, dışarıdan ne kadar ilgi, sevgi ve takdir alırsa alsın, bu kabı bir türlü dolduramaz. İç dünyasına sürekli bir tatminsizlik, doyumsuzluk ve boşluk hissi hakim olur. O da bu histen kurtulmak amacıyla çırpınırken, tıpkı bir vampir gibi çevresindeki insanları sömürmeye, onlar üzerinden kendini tamamlamaya çalışır. Ancak bu, hiçbir işe yaramadığı gibi, çevresindeki insanları tükettiği için bir süre sonra da yalnız kalır.

 

Dışa Dönük Rekabetçi Narsis yapı, her insanda doğal seviyelerde vardır ve ilk olarak kendini 3-6 yaş arası çocukluk döneminde gösterir. O dönemde çocuk, çevresi ve ebeveynleri ile sürekli bir yarış ve rekabet halindedir. Bu onun doğal gelişiminin bir parçasıdır. Bu sayede çocuk, dışarıya açılmayı ve yaşıtları ile iletişim kurmayı öğrenir. Girdiği rekabetlerden birinci çıkmak adına gösterdiği yoğun çaba ise, zekasının, kaslarının ve motor yeteneklerinin gelişmesine neden olur.

 

Bu esnada eğer anne – baba da, birbirlerinden duygusal, ruhsal, cinsel anlamda tam olarak tatmin alabilen mutlu bir çift ise, çocuklarına ve hayata karşı daha yumuşak ve kabullenici, sakin tutum sergilerler. Kendi içlerinde yaşadıkları huzur ve güveni otomatik olarak çocuklarına geçirir, onları koşulsuz sever ve kabullenirler. Çocuklar da ailelerinden aldıkları bu koşulsuz sevgi, güven ve kabulün etkisiyle sakinleşmeye, o döneme özgü olan aşırı rekabetçi tutumlarını yumuşatmaya başlarlar. Böylece içlerinde, sevgiyi, güveni ve vefayı muhafaza edebilecekleri geniş bir ruhsal kap oluşur. Bu kap sayesinde, ileride insanlara sevgi verebilir, onlarla sağlıklı, derin ve doyurucu ilişkiler kurabilirler.

 

Ancak anne- baba, ilişkilerinde problemler yaşıyor ve birbirlerinden hiçbir şekilde duygusal, ruhsal, cinsel anlamda tatmin alamıyorlarsa, bu kez de huzursuzlaşır, bu huzursuzluğu da bilerek ya da bilmeyerek çocuklarına geçirirler. Onların yaşına özgü olan, doğal rekabetçi yönünü aşırı körükler, sürekli bir başarı ve mükemmellik beklerler. Nadiren  gösterdikleri ilgi ve sevgi bile, salt “başarılı olma” koşuluna bağlanır. Artık çocukları onlar için, sevgi ve güven duygusuyla hayata hazırlayacakları özerk bireyler değil, kendi eksikliklerini, hırslarını tatmin edecekleri bir savaşın hazır askerleridir.

 

Çocuklar da anne- babalarının onayını almak uğruna, o dönemde kendilerine yüklenen ve altında ezildikleri bu misyonu, seve seve kabul ederler. Hatta yüklendikleri bu misyon, bilinçdışlarına o kadar derin işler ki, bir süre sonra bunu, yaşamlarının tek amacı haline getirirler. Öyle ki, ileride ebeveynlerini kaybetmiş olsalar bile, onlardan miras kalan bu hırsın, savaşın hazır askerleri olmaya devam ederler. İnsancıl  duygularından gittikçe uzaklaşır, kendilerine yabancılaşır, yaşamlarını, mükemmellik, başarı, sınırsız güç ve güzellik gibi ulaşılması imkansız hedefler üzerine kurarlar. 

 

Bu yüzden arkadaşlıkları ve hatta karşı cinsle olan ilişkileri bile duygusallıktan uzak, mekanik ve rekabete dayalıdır. Onlar için arkadaş meclisleri, dostluğun, sıcaklığın ya da güvenin paylaşıldığı huzur ortamları değil, mükemmellik, güç ve güzelliklerini sergileyecekleri savaş arenalarıdır. Bu tür ortamlarda, ancak kendi üstünlükleri kabul edildiği sürece bulunur, diğer insanları ise yalnızca kendi başarılarını alkışladıkları sürece kabul ederler.

 

Eşleri ya da partnerleri ile olan ilişkileri de benzer özellikler gösterir. Onları, yalnızca dışarıya karşı üstünlüklerini ispat edecekleri bir gösteriş aracı olarak görür, zekaları, eğitimleri ve başarılarıyla övünürken onlara karşı hiçbir duygusal sıcaklık hissedemezler.

 

Örneğin, bu yönü baskın olan erkeklerin, galeriden otomobil seçerken kullandıkları kriterler ile, eş ya da partnerini seçerken kullandıkları kriterler aynıdır. Çünkü her ikisiyle de duygudan uzak ve mekanik ilişkiler kurarlar. Bu yüzden her ikisinden de sıfır km, gösterişli ve her anlamda performanslı olmasını bekler, ancak maalesef eşlerine karşı, yeni aldıkları otomobillerine hissettikleri heyecanı bile hissedemezler.

 

Bu yönü baskın olan kadınların durumu da benzerdir. Onlar da partnerlerini seçerken, içlerindeki hırs ve rekabet arzusuyla hareket eder, mekanik ilişkiler kurar, ne hissettiklerinden çok karşı tarafın kendileri için neler yapabileceğine odaklanırlar. Sınırsız güç, güzellik, başarı ve şöhret arzuları gözlerini öyle kör etmiştir ki, bu yüzünden içlerindeki doğal kadınsı duyguları bile hissedemez hale gelmişlerdir.

 

Artık eşlerine ya da partnerlerine karşı hiçbir kadınsı duygu ya da heyecan hissedemezler. Çünkü bastırdıkları kadınlıkları ve doğal içgüdüleri, cansız maddi nesnelere ya da ulaşılması imkansız mükemmellik hayallerine yönelmiştir. (Bknz. Savunma mek. Yer- yön değiştirme).

 

Örneğin böyle bir kadın, eşine ya da partnerine karşı hiçbir kadınsı duygu, heyecan hissedemezken, vitrinde gördüğü cansız, tek taş bir yüzük veya önem verdiği mesleki bir terfi karşısında tüm kadınsı duyguları, heyecanları ayağa kalkabilir. Oysa bu doğal duyguların, doğal olarak karşı cinse ya da partnerine yönelmesi gerekir. Ancak bastırdıkları ve yabancılaştıkları kadınlıkları, bunu görmelerine engel olur. 

 

Rekabetçi narsis kadınlar, tüm kadınsı duygularıyla yöneldikleri ve adeta tapındıkları bu cansız nesnelere, (Tek taş yüzük, kariyer, güç para, şöhret…)  sadece maddi bir değere sahip olduğu ve çevrenin dikkatini çektiği için yönelmezler. Bunlar, aynı zamanda onların, tatmin edemedikleri tüm kadınsı duygularını ve beklentilerini temsil eden totemleridir. Bu yüzden hayatları boyunca bütün dikkatlerini, enerjilerini bunları elde etmeye harcar, onları yaşamlarının tek anlamı haline getirirler. Hissettikleri boşluk ve anlamsızlık duygularından ancak böylelikle kurtulacaklarını düşünürler.

 

Oysa ki bu, hiçbir zaman böyle olmaz. Elde ettikleri her totemle birlikte, içlerinde taşıdıkları boşluk duygusu daha da büyür. Çünkü açlığını çektikleri asıl şey, peşlerinden koştukları bu totemler değil, onları koşulsuz bir sevgi ile sevebilecek sıcacık bir yüreğin vereceği güven duygusudur. Bunun dışında hiçbir şey, içlerindeki açlığı ve boşluğu doldurmaya yetmez.

 

Rekabetçi narsis yapılar, (Kadın olsun erkek olsun) bazen de aşırı bir özveri ve cömertlikle karşımıza çıkarlar. Ancak bu vericiliklerinin altında yatan asıl sebep, yardım etme arzusundan çok, insanları kendilerine minnettar bırakarak, bundan sadistçe keyif alma çabasıdır. Bu yüzden, yardım ettikleri insanların önlerinde bol bol yaltaklanmasını bekler, onlara karşı, her türlü küçük düşürücü sözü söylemeyi kendilerine hak görürler. Yaptıkları yardım ise sadece içlerindeki öfkeyi, değersizlik duygusunu ve tatminsizliği karşı tarafa yüklemek için ödedikleri bir bedelden ibarettir.

 

 (Kültürümüzde tam da bu yüzden, konu ile ilgili çok güzel bir adet vardır. Yardıma ihtiyacı olan kişilere yardım açıktan yapılmaz. Yardım malzemeleri paketlenir ve gece kapıları çalınarak oraya bırakılır. Böylece yardım alan kişinin minnet duygusu ile ezilmesinin önüne geçilmiş, yardım eden kişinin manevi bir hazzın dışında bundan narsisçe beslenmesi önlenmiş olur.)

 

Örneğin böyle bir anne, çocuklarına karşı aşırı verici bir tutum sergiler. Öyle ki Adeta onlar için kendini heba eder. Ancak bu vericiliği, o kadar ölçüsüzdür ki, çocukları bu ilgi karşısında boğuntu yaşar, duygusal - ruhsal gelişimleri durur ve annelerine bağımlı hale gelirler. Anne de  hayattan alamadığı tatmini, doyumu kendine bağımlı yaptığı çocuklarına yükleyerek, içindeki boşluk ve değersizlik duygularından kurtulmaya çalışır.

 

Anne, bunu yaparken, asla çocuklarına zarar verme düşüncesi ile hareket etmez. Tam tersi onlara çok iyi baktığını, sevdiğini, her yönü ile doyurduğunu düşünür. Bu, kısmen doğrudur da. Çünkü çocuklarına bu kötülüğü yapan asıl şey, annenin bilinçli iradesi değil, yıllar önce bilinçdışına iteleyip unuttuğu kadınlığı ve buna bağlı olarak yaşadığı boşluk ve tatminsizlik duygusudur.

 

Ruhsal istismara uğrayan bu çocuklar ise, ilerde tam anlamıyla bağımsız bireyler olamaz,  cinsel kimliklerini yeteri kadar geliştiremezler. İnsanlarla kurdukları sosyal ilişkilerde ve karşı cinsle kurdukları özel ilişkilerde sürekli sorunlar yaşarlar. Bu durum, ileride cinsel sorunlar başta olmak üzere, birçok ruhsal bozukluğun da temelini oluşturur. (Vajinismus, ereksiyon sorunları, konversiyon, sosyal fobi, panik atak vb..) Ruhsal bozuklukların büyük bir kısmı, istismara uğramış ve ayrışamamış bu çocuklarda görülür.

 

Yine, Rekabetçi Narsis yapıların kendilerini iyi hissetmeleri için, sadece çocuklarını sömürmeleri ya da başarılı veya zengin olmaları yetmez. Aynı zamanda çevrelerindeki diğer insanların da (Kendi alanlarıyla hiç alakası olmasa bile) sürekli başarısızlık ve hayal kırıklığı yaşaması gerekir. Bu olmadığında huzursuzlaşır, karşı tarafın başarılarını sözel ya da davranışsal eylemlerle küçük düşürmeye çalışırlar.  Örneğin bu yapıdaki başarılı bir iş adamı, alanında gerçekleştirdiği onca başarıya rağmen, bir ressamın sergi açarak alanında gösterdiği başarıyı kıskanabilir. Onu, “Siz ressamların değeri de öldükten sonra anlaşılıyor üstadım” diyerek, küçük düşürmeye çalışabilir.

 

Dünyadaki tüm başarıların, güzelliklerin, takdirlerin onların olması ve çevrelerindeki diğer insanların sürekli bir başarısızlık yaşaması, elbette gerçekleşmesi imkansız bir hayaldir. Zaten tam da bu yüzden bu yapıların hayatları, gerçekleşmesi imkansız hayaller ve buna bağlı yaşanan hayal kırıklıklarıyla doludur. Koca bir ömrü, maalesef bu kısır döngü içinde yaşayıp tüketirler.

 

Tüm bu olumsuz özelliklerine rağmen, yinede Rekabetçi Narsis yapılar, içi tamamen boş, şişirilmiş balonlar değillerdir. Rekabetçi bir kişilik yapısı geliştirebilmeleri için, tek bir alanda olsun, toplum ortalamasının çok üstünde artı bir özelliğe sahip olmaları gerekir. Bu bazen fiziksel güç, güzellik, bazen de kariyer, zeka ya da tek bir alanla sınırlı yetenek olabilir. Ancak hangi özelliğe sahip olurlarsa olsunlar, geri kalan tüm diğer özellikleri toplum ortalamasının çok altında kalır. Bir çok kadın ya da erkek, bu yapıların gösterişli duruşlarına aldanır ve onları hayallerinin kadını ya da erkeği sanırlar. Ancak ilişki başladıktan kısa bir süre sonra da terapistlerine koşar “Eşim beni görmüyor, eşim beni anlamıyor” diye şikayette bulunurlar. Çünkü hayranı oldukları bu gösterişli yapı, onlara sadece cansız bir heykelin verebileceği kadar sevgi ve güven verebilir. Bunun sebebi, bu yapıların tüm dikkatlerinin, ruhsal enerjilerinin kendilerine ve hayata karşı verdikleri savaşa harcanmasıdır. Bunun dışında kalan hiçbir şeyi (Eşleri, çocukları dahil) göremez, isteselerde dikkatlerini veremezler.

 

Örneğin, güzelliği ile öne çıkan böyle bir yapı, bütün yatırımını dış görünüşü ve güzelliği üzerine yapar. Bunun dışında kalan her şeye karşı ilgisizdir.  Bu yüzden diğer özellikleri  (zeka, bilgi, eş duyum yapabilme ve ilişki kurabilme becerisi...) toplum ortalamasının çok altında kalır. Zekası ve kariyeri ile öne çıkan Rekabetçi Narsis bir yapı ise, bu yönü ile büyük başarılara imza atabilir. Ancak o da, tıpkı yukarıdaki örnekte olduğu gibi diğer tüm alanlarda (ilişki kurabilme, görgü, fiziksel görünüm...) toplum ortalamasının çok altında kalır.

 

Bu yapıların çocukluk dönemlerine bakıldığında, (Konunun başında da bahsettiğimiz gibi) sadece başarılı olduklarında aileleri tarafından görülen, diğer zamanlarda duygusal ihtiyaçları  algılanamamış ve doyurulmamış çocuklar olduklarını görebiliriz. Yetişkin yaşa geldiklerinde ise, aslında tek yaptıkları şey, çocukluk döneminde alamadıkları bu koşulsuz sevgi ve güvenin açlığını doyurma çabasıdır. Ancak, açlıkları o kadar yoğundur ki, hayatta kalmak adına bunu yaparken istemeden başkalarının yaşam enerjisini sömürürler.

 

Kendilerini inkar eden bir savunma sistemleri vardır. Bu yüzden ne içlerindeki açlığı ne de kaygıyı görebilirler. Yaşamları boyunca herhangi bir psikolojik desteğe ihtiyaç duymadıklarını söyleseler de, ruhsal yapıları diğer insanlarınkine göre çok daha kırılgandır.

 

Normal koşullarda bir insanı sadece birkaç ay depresyona sokacak bir travma, onların ruhsal yapısında çok daha büyük bir depreme ve çöküntüye neden olur. Benlikleri (ego) parçalanır, tüm savunma sistemleri çöker ve içe çekilerek ağır psikotik belirtiler (Gerçek dışı algılar, hayaller, inançlar) gösterebilirler. Başarısızlığa ve kırılmaya karşı o kadar hassastırlar ki, bunların vereceği acıdan kurtulmak için kimi zaman intihara bile yönelebilirler. 

 

Herkesin içinde başarılı olma ve takdir görme arzusu vardır ve bu doğaldır. Bunun bir bozukluk halini alabilmesi için, kişinin kendisine ve çevresine bilerek ya da bilmeyerek büyük zararlar vermesi, gerçeklik algısının kısmen ya da tamamen bozulması gerekir.

 

Örneğin kişinin rekabet hırsı yaşamında ciddi uyum sorunlarına neden olması, kendine ya da çevresine ciddi maddi manevi zararlar vermesi gerekir. Ancak bu durumda narsistik yapı bir ruhsal bozukluğa dönüşür.


Diğer yazılarım

HANGİ DURUMLARDA PSİKOTERAPİ YARDIMI ALMALIYIM ?

ANALİTİK YÖNELİMLİ BÜTÜNCÜL PSİKOTERAPİ NEDİR ?

PSİKOTERAPİ NEDİR? NE DEĞİLDİR?

HER YÖNÜ İLE BORDERLİNE YAPILAR

HER YÖNÜ İLE REKABETÇİ NARSİST YAPILAR

MATRİX ve PSİKOLOJİ

VAROLUŞSAL SORUNLAR

KADININ DURAĞAN MUTLAK GÜCÜ